Doğru Beslenmek Neden Önemli?

Beslenmeden söz açılınca aklımıza karnımızı doyurmak ve kilomuz gelse de konunun önemli başka ayrıntıları da var.

Yiyip içtiklerimiz sadece karnımızı doyurmak ve ihtiyaç duyduğumuz enerjiyi sağlamaz. İçlerindeki protein, yağ ve karbonhidratlar farklı alanlarda kullanılır. Dahası bu üç besin unsuru dışında içlerindeki mikro besin ve posalarla hücresel işlevlerimizi de derinden etkilerler.

İsterseniz “posa”dan başlayalım. Günlük besin programımızda posa miktarı ne kadar fazlaysa kilo dengemiz o kadar garantili, kolesterolümüz, şekerimiz, trigliseridimiz o kadar düşük, bağırsaklarımız o kadar çalışkan, kansere karşı savunmamız o ölçüde güçlüdür.

SONUCU MİKRO BESİNLER BELİRLİYOR

Mikro besinlere gelince… Öncelikle vitamin ve minerallerin hayat garantilerimiz olduklarını ve bedenimizde üretilmeyen vitamin, mineral ve elzem yağların (omega-3 yağları gibi) eksikliğinin bazı hastalıklara yol açabileceğini yeniden hatırlayalım. Tabiî ki her vitamin, mineral ve elzem yağın ayrı ayrı önemi var ama bazıları var ki onları mutlaka kazanmak zorundayız. Bunu başaramazsak hücrelerimiz işlerini yapamıyor, doku ve organlarımız bütünlüğünü kaybediyor, metabolik bazı arızalar ortaya çıkıyor. Mesela bağışıklık sistemi çöküp bellek zayıflıyor, damarlar daha hızlı yaşlanıp kemikler erimeye başlıyor.

EKSİKLİK VARSA SİSTEM ÇÖKÜYOR

İşin kötüsü bunların çoğu tıp kitaplarında yazan bildik hastalıklar filan da olmuyor. Yorgun, unutkan oluyoruz, elimiz, ayağımız karıncalanıp uyuşuyor, kramp ataklarından canımız çıkıyor, uykumuz kaçıp yağ depolamaya başlıyoruz, sık sık ateşimiz yükselmeye, en ufak bir iklim değişikliğinde hapşırıp öksürmeye başlıyoruz. Ama nedenini bir türlü bulamıyoruz! B 12 vitamini, D vitamini, C vitamini, magnezyum, çinko, demir gibi mineraller veya omega yağlarından herhangi biri eksikse sorunlar biri ardına devreye giriyor. Basit bir amino asit –diyelim ki taurin, tiriptofan, karnitin, arginin, lizin- eksikliğinde bile benzer problemlerle karşılaşmamız mümkün.

Kısacası yiyip içtiklerimiz sadece karnımızı doyurup enerji ihtiyacımızı karşılamıyor. Bağışıklık sistemimizden şeker dengemize, kan yağ organizasyonumuzdan asit-baz tampon sistemlerimize, damar bütünlüğümüzden sinir sisteminin kendi arasındaki ilişkilerine kadar pek çok süreç de neleri yiyip içtiğimizden etkileniyor.

Beslenmek işte bu nedenle önemli bir konu ve sağlığımızı belirleyen dört temel parametreden –diğerleri uyku, aktivite ve stres yönetimidir- biri, hatta birincisi. İşte bu nedenle hem kendimiz, hem de çocuklarımızın beslenme konusunda daha fazla bilgi sahibi olmaları için duyarlı olmamız lazım.

BANA GÖRE

KAYISI MI MANGO MU?

Her beden özel ve biriciktir. Her bedenin farklı kullanma kılavuzu vardır. Başka deyişle bedenimizin de tıpkı evimizdeki buzdolabı, çamaşır makinesi, televizyon gibi bir talimat kitapçığı söz konusudur. Mesela “neyi, ne zaman, nasıl, nelerle birlikte yememiz, beslenirken yağı, proteini, karbonhidratı nasıl dengelememiz, ne zaman ve ne miktarda şeker, kafein ya da filanca vitamini tüketebileceğimiz” gibi çok küçük ayrıntılar bile bu talimatnamede yazılıdır. Talimat kitapçığının patronu “genetik kurgu”dur. Eğer bedeninize yiyip içtiklerinizle doğru mesajlar vermek ve ikisi arasında iyi ilişkiler kurmak istiyorsanız genetik mirasınız hakkında bilgi sahibi olmamız lazımdır. Çünkü yiyip içtiklerimiz genlerimizle, genlerimiz de yiyip içtiklerimizle resmen konuşur! Zaten bu nedenle –daha önce de yazdım- bize mango değil kayısı iyi geliyor! Nedeni şu: Kayısı binlerce, on binlerce yıldır bu bölgede, bu topraklarda yetişen, genlerimizle yıllar içinde tanıdık olağanüstü ilişkiler geliştiren bir meyve. Kısacası “Genlerle besinler arasındaki ilişkinin boyutları” oldukça geniş ve çok yönlü. Besin-gen ilişkisine son yıllarda çok önem veriliyor ve “nutrigenomik” adı verilen bu alanda her gün yeni başarılara imza atılıp yeni ve mükemmel gelişmeler başarılıyor. Eğer sağlığınızı sürekli kılmak istiyorsanız “kullanma kılavuzunuzu” yani “genetik kurgunuzu” az ya da çok öğrenmeye çalışın. Öğrenmeye çalışın ki yiyeceklerinizle genlerinizi kavga ettirmek yerine onlara doğru talimatlar verin.

ÖNERİM

ORGANİK Mİ, DOĞAL MI?

Son yılların moda beslenme trendi, organik beslenme. Biraz kanser korkusu, biraz da sağlıklı olma tutkusu organik gıdalara ilgiyi arttırdı. İlgi arttı ama organik pazarda beklenen büyüme hala yok. Nedenleri basit: Organik ürünler çok pahalı ve bu ürünlere güven –yani çarşıda, pazarda, markette, bakkalda satılan organik ürünlerin gerçekten organik olup olmadıklarına güven- hala yeteri kadar güçlü değil. Doğrusu fiyatlar ucuzlasa da bu kadar insanı besleyecek miktarda organik ürün bulmak da kolay değil. Besin seçimlerinizi yaparken “organik” takılmaktan ziyade “doğal ve tam” gıdalara yani “işlenmemiş, orası burası didiklenip gıdıklanmamış, içine en azından zararlı olabilecek kimyasallar karışmamış” tam gıdalara  yönelin. Bunun için de her şeyden önce şu sırayı inceleyin: Satın alacağınız ürünün üzerinde “içindekiler” etiketi var mı, yok mu bakın. Üzerinde böyle bir etiket bulunan ürünler daha güvenli olsalar da prensip olarak “tam” gıda sayılmazlar. Mesela? Mesela pazardan aldığınız elmanın üzerinde “içindekiler”: pektin, C vitamini, potasyum…” şeklinde bir etiket olmaz. Oysa satın aldığınız elma konservesi ya da şişelenmiş elma suyuysa eğer mutlaka bir etiketi olacak ve “içindekiler” bölümünde o ürünün ne kadar koruyucu, yoğunlaştırıcı, tat verici vs içerdiği bu etikette yazacaktır. Dikkat edeceğiniz ikinci nokta o ürünün mümkün olduğu kadar “doğal” olması, herhangi bir “ticari işlemden” geçirilmemesidir. İşte bu nedenle kavrulmuş, kızartılmış ya da tuzlanmış değil, doğal fındık, fıstık, badem, ceviz yiyin, hatta bunları kabuklu halde satın alın, kabuklarını evde kendiniz temizleyin. Çiftlik balığı değil, deniz, göl ya da nehirde yakalanmış ve doğup büyüdüğü yerin doğal besinleriyle beslenmiş balığı tercih edin. Yemle beslenen tavuğu, koyunu, sığırı değil, açık ve doğal ortamda gezerek, meralarda otlaklarda dolaşarak beslenenleri tercih edin. İşlenmiş değil, tam tahıl ürünlerini, konserve değil, tam sebze ve meyveleri kullanın. Meyvelerin suyunu ya da konservelerini değil, bir zahmet pazara kadar gidip kendilerini satın alıp hatta mümkün olanlarını –iyice temizledikten sonra- kabukları ile birlikte yiyin. Sadece bu basit tedbirler bile sağlığınız üzerinde düşündüğünüzden çok daha ciddi faydalar sağlayacaktır.

BİR ŞİKÂYET

ŞEKER BEDENİ YORAR MI?

Geçen hafta ofisimde görüştüğüm hastamın kullandığı cümleyi bu bölümün başlığı olarak seçtim. O orta yaşlı hanımefendi kilolarıyla boğuşmaktan yorgun düşmüştü ve derdini anlatırken farkında olmadan müthiş bir cümle ile söze girdi: TATLI BENİ YORUYOR. Eğer yiyeceklerinizin içinde şeker miktarı fazlacaysa hele bir de o şeker unla birlikte kızartılıp hazırlanmış, üstelik siz de insülin direnci olan biriyseniz yediğiniz tatlıların sizi yorması normaldir, çünkü yediğiniz her tatlı kan şekerinizde“tsunami” benzeri insülin patlamalarına ve ardından da “ağır hipoglisemi ataklarına” sebep olacaktır. Neticede siz kan şekeriniz düşüp beyniniz enerji ihtiyacını karşılayamaz hale gelince bitkin ve yorgun düşer hatta uyuklamaya başlarsınız. Tatlı yedikten hemen sonra kafanız karışmaya, odaklanmanız zorlaşmaya, beyniniz bulanıklıklaşıp hatırlama fonksiyonlarınız durgunlaşmaya, kısacası dimağınız aptallaşmaya (!) başlar ve üzerinize tatlı bir yorgunluk –hatta dayanılmaz bir uyku isteği- çöker. Bu durumda biliniz ki büyük ihtimalle sizde de insülin direnci ve bununla ilişkili reaktif hipoglisemi vardır ve muhtemelen siz de pek çok “metabolik kardeşiniz” gibi kolay yağlanan ve zor zayıflayan yani “kuş kadar yiyip fil gibi kilo alan” biri olma yolundasınızdır.

ÖNEMLİ

PASLANMA YAVAŞLATILABİLİR Mİ?

Bana “neden yaşlanıyoruz?” diye sorulunca kolay anlaşılır olduğunu düşündüğüm şu iki cümlelik yanıtı veririm: Paslandığımız için! İnsanların yaşlandıkça paslanmaları aslında doğal bir süreçtir. Yiyip içtiklerimiz, yaptığımız yanlış hareketler, aklımıza gelen kötü düşünceler ve tabiî ki her şeyden önce tembelliğimiz zamanla bizi paslandırıyor ve paslanmadan hemen her organımız nasibini alıyor. Cildimizi kırıştıran da, saçlarımızı aklaştıran da, kemiklerimizi koflaştırıp, damarlarımızı sertleştiren de paslanmadan başka bir şey değil. Kimimiz az, kimimiz çok; kimimiz hızlı, kimimiz yavaş ama hepimiz yaşlandıkça paslanıyor, paslandıkça da yaşlanıyoruz. Kimin ne hızla ve ne oranda –yoğunlukta- paslanacağına daha önce de yazdığım gibi biraz genetik mirasımız, biraz yaşadığımız çevre, biraz da yaşam tarzı seçimlerimiz (yani beslenme, aktivite, uyku ve stres yönetimi ile ilgili tercihlerimiz) karar veriyor. Neticede kimimiz yüzeyel, kimimiz derin, kimimiz hafif, kimimiz ağır bir paslanmaya maruz kalıyoruz. Bazılarımızın “küflenmesi” bile mümkün olabiliyor. Peki, nasıl anlayacağız hızlı paslanıp paslanmadığımızı, daha da doğrusu paslanma süreçleriyle karşı karşıya olup olmadığımızı? Eğer son günlerde daha yorgunsanız, oranız buranız kaşınıyor, cilt döküntüleri kabuklanmaları, soyulmaları canınızı sıkıyorsa, şişkinlikten, ödemden, tırnak saç problemlerinden, eklem ya da kas ağrılarından eskiye oranla daha sık yakınmaya başladıysanız, hatırlama güçlüğü, odaklanma zorluğu çekiyor, asabiyetten, kuvvetsizlikten, bitkinlikten, baş ağrılarında, gerginlikten, öfke kontrolünde güçlük çekmeden yakınıyorsanız bunların her birinin birer paslanma işareti olabileceği aklınızda olsun. Hele bir de bağışıklığınız zayıfladı, sık sık grip nezle, farenjit, bademcik, bronşit olmaya başladıysanız, iştah kontrolünüz bozuldu ve durup dururken acıkıyorsanız bu ihtimalin biraz daha fazlalaştığı kesindir. “Peki, paslanmanın objektif bir laboratuar kriteri yok mu?” gibi bir sorunun aklınıza gelmesi mümkün. Bu konuda güvenebileceğimiz bir test var: “hs.CRP testi”. Bu testin de %100 güvenli olmadığını unutmayın ama eğer test pozitif ise arka planda paslanmanın bulunabileceğinden de şüphe etmeyin. Başlıktaki sorunun cevabına gelince. Evet paslanma yavaşlatılabilir. Bunun nasıl başarılacağını ise gelecek hafta yazacağız.

YORUM EKLE